05Çeşitlilik

Her tür farklılığımıza dair kendimizi açıklık ve nezaketle ifade ediyoruz.

Çatışma ve Nezaket

Farklılıklarla yaşamak zordur. Derinden beslediğimiz inançlarımız, değerlerimiz ve yaşam tarzlarımız sadece zıt olmadığı gibi birbiriyle çatışabilir de. Bizler bundan korkmamalıyız. Çatışma, özgürlüğümün ayrılmaz bir parçası ve yaratıcılığın kaynağıdır. Eğer dünyada hiçbir farklılık olmasaydı seçme olanağımız olamayacağı için, özgürlüğümüz de olmazdı. Öyleyse yapmamız gereken çatışmayı ortadan kaldırmak değil, nezaket çerçevesinde gerçekleşmesini sağlamaktır.

İşte bu, taslak prensibimizin ruhudur, ki bu prensip de aynı diğer prensiplerde olduğu gibi tartışmaya açıktır. Sözler kavgaya dönüşmeden bütün farklılıklarımızı açıkça konuşabilmeliyiz. Tam da  bu sebepten “nezaket” e ihtiyacımız var. Aynı Vikipedi’deki çevirmenler gibi, öğrenci çevirmenlerimiz de önemli bir terim olan “nezaket”i kendi dillerine çevirirken çok zorlandılar. Ben  İngilizce için Oxford İngilizce Sözlük’ün tanımını: “Nezaket çerçevesine uygun konuşma ve davranış biçimleri” ve “sosyal bir durumda elzem olan asgari seviyedeki incelik/nezaket biçimi” beğeniyorum (Timothy Garton Ash).

 “Nefret söylemi” ve “değişmez özellikler”

İfade özgürlüğü literatürünün büyük kısmı, başka kadınların ve erkeklerin bizden ne açıdan farklı olduklarına dair neyi söyleyip söyleyeyemeyeceğimizin kanun tarafından çizilmiş sınırlarıyla ilgilenmektedir. İngilizce’de bu sınır kısaca “nefret söylemi” olarak geçmektedir. Bize yardımcı olabilecek bir tanıma göre; nefret söylemi, bir grubun ya da şahsın ait olduğu grubun hususi özelliklerini hedef alan saldırgan ya da küçümseyici konuşma biçimidir. Uluslararası Sivil ve Siyasi Haklar Sözleşmesi’nin 20. Maddesi bize şu çağrıyı yapar: “Ayrımcılığı, düşmanlığı ya da şiddeti kışkırtabilecek, bir ulusa, ırka ya da dine karşı nefretin her ne şekilde olursa olsun savunulması ” yasaklanmalıdır. Bunun ne anlama geldiğine,  Sözleşme’nin 19. ile 20. Maddelerinin isteklerinin nasıl dengelenmesi ya da uzlaştırılması gerektiğine dair koskoca ciltler adanmıştır. Ülkelerin neye izin verdikleri oldukça değişiklik gösterdiği gibi, otoriter ve liberal demokratik ülkeler arasındaki çizgi de oldukça bulanık.

Batının en eski demokrasileri bile birbirinden çok farklı. ABD ile kıyaslandığında, Avrupa’daki birçok ülke ve İngilizce konuşulan ülkeler (Avusturalya, Kanada, vs.) başkaları hakkında ne söyleyip söyleyemeceğimizi yasalarla daha çok sınırlandırır. Bu prensibin teması, kendisini takip eden üç prensibin sorularıyla yakından ilgilidir:  tarih, bilim ve diğer tüm bilgileri özgürce tartışabilmek (bakınız P5), şiddete teşvik etmek (bakınızP6) ve -günümüzde patlamaya hazır bir dinamit haline gelmiş- din (bakınız P7). Fakat bu prensip başkalarını hedef alan ya da olumsuz genellemelerde bulunan çoğu söz ya da imge için doğrudan doğruya geçerlidir. Üstelik bu hedef gösterme ve genellemeler, sözkonusu insanların neye inandıklarına ya da ne düşündüklerine değil, örneğin sadece daha köyü bir ten rengine sahip, kadın, ya da bir aileye veya aşirete bağlı olmalarına bağlıdır.

Bunlar ABD’de “değişmez özellikler” diye adlandırılsa da, daha yakından bakıldığında bazılarının diğerlerine kıyasla daha değişmezdir. Genellikle din gibi değiştirilebilir ve ırk gibi değiştirilemez iki özellik arasındaki ayrım örnek gösterilir. Ne kadar açık bir ayrım değil mi? Gerçekten de ten renginizi değiştiremezsiniz, fakatPaul Gilroy’un ve diğerlerinin de dediği gibi “ırk” esasında bir sosyal kurgudur (social construct). On yıllar boyunca, ABD’de “siyah” olarak görülen aynı insan, Brezilya’da “beyaz” sayılabilir.  Bu durumda “ırkı” gerçekten de değişmezler listesinde ve “dini” değiş(tiril)ebilir olanlar arasında sayabilir miyiz? Peki “değizmez özellikler” size göre nedir?

Kanun mu yoksa sosyal deneyim aracılığıyla mı?

Dördüncü presibimiz, aynı diğerlerinde olduğu gibi, olabildiğince az şeyin kanun tarafından sınırlandırılmasını, çoğu şeyin ise yetişkin komşular, vatandaşlar ve internet vatandaşları olarak kendi özgür seçimlerimiz aracılığıyla düzenlemesini önermektedir. Kanunlar aracılığıyla nazik olmayı dayatmanın birçok olumsuz yanı vardır. Günümüzün karmaşık dünyasının doğası gereği, insan kimliklerinin ne kadar arapsaçına döndüğü düşünüldüğünde,  neyin yasaklanıp yasaklanmayacağını kesin olarak belirlemek oldukça zordur. Ülkeden ülkeye, kanun metinleri açık olmayan terimlerle doludur, örneğin “kışkırtmak” (Britanya), “tehditkar söylem” (Danimarka) ya da “provakasyon” (İspanya) gibi.  Her ne kadar bu kanunların savunucuları genelde “ Ama bunları (kanunları) sadece uç örneklerde kullanıyoruz” dese de, kayıtlara baktığımızda, sözkonusu kanunların esasında uç örneklerin çok azında kullanıldığı ve birçok kez de uç olmayan durumlarda uygulandığı ortaya çıkıyor. (Bu durumla ilgili örnek olayımızı buradan okuyabilirsiniz.)En iyi durumda bu terimlerin kullanımında seçici olunduğu, en kötü senaryoda ise neredeyse rastgele kullanıldıkları görülebilir. İnsanlar bu çizginin nerede olduğu bilmediğinden, bu yasal belirsizlik caydırıcı etkiye sahiptir.

Bu yola girdiğiniz zaman, çifte standard suçlamasına sıklıkla göğüs germek durumda kalabilirsiniz. Eğer ırk dahilse, neden din de dahil olmasın? Din dahilse, neden cinsel kimlik dahil olmasın? Eğer Museviler ve Hıristiyanlar dahilse, neden Müslümanlar dahil olmasın? Müslümanlar dahilse, neden lezbiyenler de dahil olmasın? Peki Lezbiyenler dahilse, neden yaşlılar da dahil olmasın? Devlet bütün şikayetleri yerine getirmeye çalışırsa, konuların çığ gibi büyümesine sebep olur, yani daha fazla konu ve grup yasak bölge sayılır. Bu çığ etkisi, kanunlar önünde eşitliğe çalışan liberal mücadeleye cevap olduğu gibi, bazı lobi gruplarına da yanıt vermektedir. Böylesi bir akıl yürüymeyle, toplumumuz ne kadar çeşitli gruplardan oluşuyorsa, toplumunuzda o kadar çok tabu olduğu sonucuna ulaşılabilirsiniz.

En nihayetinde, Hint Ceza Kanunu’nun 153A bölümünde kapsamlı olarak belirtilen şu maddeye ulaşırsınız: “Yazılı ya da sözlü ifadeyle, işaret ve görsel simgelerle ya da başka yollar aracılığıyla ifade edilmiş farklı din, ırk, dil ve bölgelerin grupları, kastları ve toplulukları arasında din, ırk, doğum ve ikamet yeri, bir kasta ya da halka ait olmak, ya da herhangi başka bir sebep yüzünden düzensizlik, düşmanlık, nefret ve yahut kötü niyet taşıyan duyguları teşvik eden ya da teşvik etmeye çalışan kişiler” üç yıla kadar hapis yatabilir (italikler Profesör Ash’e aittir). Dışardan bakıldığında bu madde çok kültürlülüğün modern bir tarifi gibi görülebilir, fakat esasında bu bölüm İngiliz İmparatorluğu günlerine kadar giden ve tarihçi Thomas Babington Macaulaytarafından yazılan ceza kanununa dayanır. Bu yasanın mantığı, sömürgeci baskı biçimlerinden birine dayanmaktadır: herhangi bir biçimde, birini rencide eden bir şey söyleyeni hapse atma gücünü elinde bulundurarak,  huzursuz yerlileri denetim altında tutmaktır.

Bunun gibi düşüncelerin ya da duyguların alenen konuşulmasını engelleyerek, insanların bu şekilde düşünmelerini ya da hissetmelerini engelleyemezsiniz. Böylesi düşünce ve duygular ancak yeraltına itilebilir ve burada daha da azıp eninde sonunda, çok daha zehirleyici şekillerde yeniden ortaya çıkabilir.

Üzerine Alınmak

Bu gibi yasalar insanları üzerine alınmaya teşvik ederek ters etkiye de sebep olabilir. Bizler sürekli güçenen insanlar olmak ister miyiz? (Güney Afrikalı yazar J.M. Coetzee’nin  gözlemlediği gibi “Bu zayıf bir durumun işaretçisidir, güçlü olanın değil, çünkü meydan okunduğunda ancak sahibi üzerine alınır.”) Çocuklarımız kendilerini mağdur görsünler diye mi eğitmek istiyoruz? Bu yasanın sembolik, ifade amacıyla ya da “bir mesaj vermek” için kullanılması gerektiğini düşünüyorsanız bile, göndermek istediğiniz mesaj doğru bir mesaj mı? Yoksa çocuklarımızın ırkçı, cinsiyetçi, mlliyetçi ya da yaş ayrımcılığı gibi asılsız sebeplerle hakaret edilen kişinin değil, hakaret edenin alçaldığını öğrenerek büyümesini mi istersiniz?

Eski bir İngiliz deyişi şöyle söyler: “ Taşlar sopalar kemiklerimi kırar, ama sözler asla.” Gerçeğin tasviri açısından bu deyiş oldukça yanlıştır. Zira sözler de insani derinden yaralayabilir. Fakat bu cümleyi tasvirden ziyade bir formül olarak alırsanız, çok farklı anlamlar keşfedebilirsiniz: hakaret içeren ve saldırgan bir dilden kolayca yaralanmayan bir insan olmak istiyorum. Yanıbaşımızdaki farklılıklarla her gün  yüzleştiğimiz bir dünyada, hepimizin derilerimizi kalınlaştırmaya ihtiyacı var.

Elbette hakim çoğunluğa dahil zengin ve güçlü bir erkekseniz, dişlanmış bir azınlıktan gelen bir kadına göre bunu söylemeniz daha kolay olacaktır. Fakat gönüllü kodumuz şunla sınırlı değildir: “Hepimiz daha kalın deriye sahip olmalıyız. ”  Çünkü aynı zamanda güçlü ve zayıf arasındaki farkı da hesaba katabiliyor olmalıyız.

Sağlam bir nezaket anlayışına doğru

İfadenin özgür kalabilmesi için, (insanların) hatrini kırma hakkımız olmalı; fakat insanları kırma görevimiz var demek de değildir. İnsanların onurunu rencide etmeden, farklılıklarımız hakkında açıkça konuşabilmek için yeni yollar keşfetmeliyiz.

Sağlam bir nezaket anlayışına giden birçok yol var ve bu yolların bağlama göre ne büyük farklılıklar gösterdiği düşünüldüğünde kalıplaşmış bir nefret söylemi yasasının karmaşık insan ilişkilerini düzenlemekte yetersiz kalacağı aşikardır. Örneğin çoğu zaman mizah, kabullendiğimiz nezaket sınırlarının aşılmasıyla ortaya çıkar.Dışardan bakıldığında, dünyadaki şakaların yarısı ırkçı ve cinsiyetçi çirkin yermeleri içerir. Daha ılımlı bir örnek verecek olursak, Omid Djalili şöyle der: “Dünyadaki tek İranlı komedyen benim- ve bu bile Almanya’dan üç fazladır.”  Bazen Yahudi bir şaka ile anti-Semitik bir şaka arasındaki fark, şakayı kimin anlattığına bağlıdır.

Esasında hepimiz, nezaket ayarlarımızı gün içerisinde çoğu kez farkında olmadan kuruyoruz. Büyükanneninizin yemek masasında asla söylemeyeceğiniz şeyleri,  bar ortamında yakın bir arkadaşınıza rahatlıkla konuşabilirsiniz. Komitelerin, okulların, klüplerin ve  ofislerin kendine ait resmi ve gayrı-resmi kuralları vardır. Başka yerlerde kullandığımız kurallara kıyasla, bu kurallar daha kısıtlayıcı olabilir ya da en azından resmi nezaket kurallarının kullanımı konusunda ısrarcı davranabilirler. Çoğu yayının ve internet sitesinin kendine ait redaksiyon ve  toplum içi (davranış) kuralları vardır.

Özgür ifadenin yön göstericiliği

Filozof Michel Foucault’nun anlattığına göre, Epikürcü düşünür Sidonlu Zeno özgür ifadenin bir “ techne”, yani aynı tıp ya da kaptanlık gibi öğretilmesi gereken bir beceri olması gerektiğini savunur. Bu sözün ne kadarının Zeno, ne kadarının Foucault olduğunu bilmiyoruz ama zamanımız için oldukça önem taşıyan bir düşünce. Bu kalabalık dünyada, aynı Ege Denizi’nin sularında denize açılmayı öğrenen eskıçağ gemicileri gibi  ifade ile yönümüzü bulabilmeliyiz. Ama devlet tekneyi denize çıkarmamıza asla izin vermezse bu beceriyi edinemeyiz.

Kendi nezaket kurallarını tartışarak halleden toplululuklara en iyi Wikipedia örneği  verilebilir. Biz de bu sitedeki kurallar için aynısını yapmaya çalıştık. Eğer çoğumuz belirli bir toplumda veya bağlamda gerçekleşecek açık ve nezaket çerçevesindeki bir tartışmada kendi isteğimizle dayattığımız sınırlandırmaların ne olması gerektiği konusunda aynı fikire varabiliyorsak, bu hem ifade özgürlüğü, hem de uygarlık adına büyük bir başarı sayılabilir.

Siz ne düşünüyorsunuz? Bu oldukça karmaşık ve hassas bir konu. Bazı danışmanlarımız buradaki savıma katılmıyor (Timothy Garton Ash) [örneğin Jeremy Waldron Avrupa ve Kanada’daki kanunlar için daha güçlü savlar geliştirilmesi gerektiğini düşünüyor.] Birbiriyle çelişen bu görüşleri inceleyiniz ve sonra lütfen kendi yorumlarınızı ekleyiniz.


Comments (13)

Buradaki otomatik çevirileri Google Translate (Google Çeviri) yapmaktadır. Bu çeviriler size katılımcının söyledikleri hakkında genel bir fikir verecektir. Fakat bu çevirilerin doğruluğuna güvenilemez. Lütfen çevirileri bu notu aklınızda tutarak okuyunuz.

  1. All taboos are different and thus be treated differently.

    One the one hand, taboos exist in a way that hinders efficient decision making. For example, criticizing anyone who is homosexual, of a certain ethnicity, of a certain religion etc. for things completely unrelated to the aforementioned traits, can cause a disproportionate amount of controversy, so as to render any discussion impossible. An example that comes to mind is regarding the Israeili community in the US. There was a book called “The Israel Lobby” written by Professor Walt and Professor Mearsheimer. While the book was merely attempting to point out that US policy may be influenced too much by AIPAC, it was criticized by certain members of the pro-Israel community as anti-semitic. Anything critical of the Israel community being dubbed as anti-semitism discourages healthy debate. Same goes with racism and homophobia.

    On the other hand, I believe some taboos should remain in place. I used to be the most carefree liberal person I knew in the past, a staunch practitioner of subjectivism. One day I met someone who pronounced publicly his support for zoophilia, and said “anyone wishing to debate me on this issue is welcome, for I will crush your arguments”. Even with my laisser-faire attitude at the time, I sensed a great discomfort. I heard about zoophilia for the first time because of him. (I wish I can un-learn this.) Truth is, debating about zoophilia on a wider scale, will only serve to educate existing perverts in society to pave the way for actual practice. A debate won’t change them. Logic works both ways, so there many never be an end to the debate at all. And those who are against it, will be against it anyways, without discussion. Same goes with paedophilia and incest.

    개인적으로는 특정 사회적 금기가 존속했으면 좋겠으나, 민주주의 원칙과 양립하지 않는다는 문제가 있죠. 민주주의가 무엇을 위한 것인지 재고를 필요가 있다고 봅니다.

  2. You state: “Freedom of expression helps us get closer to the truth.” It seems to me that you are here applying an observer-independent view of reality. Please correct me if I’m wrong. – I ask: Who’s truth? Where do you have that truth? From an observer-dependent view of reality, which I apply, your principle doesn’t make much sense. Here truth or ‘reality = community’ (in Heinz von Foerster’s very simple words).

    • Je suis également gênée par l’usage du mot ‘vérité’. Quelle est la fonction de l’article défini, s’agit-il vraiment de ‘la vérité’? Peut-il y avoir plusieurs vérités? Serait-il question d’une vérité subjective plus que de ‘la vérité’? Est-il préférable de laisser ce terme défini par son seul article ou l’idée qui se cache derrière bénéficierait-elle d’un adjectif (ou deux) pour la rendre plus claire? Et en fin de compte, qu’est-ce que ça veut dire ‘la vérité’?

      I also feel uneasy with the use of the word ‘truth’. Why is there a definite article here, are we really talking about the truth? Could we conceive many truths? Can this truth be a subjective one more than ‘the truth’? Would it be better to leave this term with its article as sole definition or could the idea behind it benefit from an adjective (or two)? Actually, does ‘the truth’ mean anything?

      Ich betrachte auch das Wort ‘Wahrheit’ mit Unbehagen. Warum gibt es ein bestimmter Artikel hier, sprechen wir ja von ‘der Wahrheit’? Können nicht auch Wahrheiten bestehen? Kann diese Wahrheit subjektiv mehr als ‘die Wahrheit’ sein? Ist es besser das Wort allein mit seinem Artikel zu belassen oder wurde die Ansicht, die hinter ihm steht, mit einem Adjektiven (oder zwei) mehr verstehbar? Im Grunde genommen, bedeutet ‘die Wahrheit’ etwas wirklich?

      • The typical modern approach that “All truths are subjective” may only be valid on a narrow sense, in a sense that we are trapped in our own perceptions. But to take this argument to its extreme, one could say, “I brutally murder children and that is how I achieve truth in life”. One can say then, that “human rights” is the absolute norm. But that would require the presence of an absolute truth, which would be self-contradictory.

  3. “Even false challenges can contain a sliver of truth. The mind’s muscles, like the body’s, must be stretched to stay strong.”

    So why all the use of the intolerant word ‘denier’ esp over climate change? True freedom of speech involves standing up for the right of those who you disagree (or even hate most )with most to say (and be heard) what they think.

  4. There are some things that shouldn’t be discussed ever, like pedophila or terrorist-promoting materials.

    • Can you elaborate? How can we tackle paedophilia if we never discuss it? I also don’t think it’s a clear-cut case with materials promoting terrorism. Who decides what constitutes a terrorist act? There is no legally binding definition in international law. Plus what if I set up a “terrorist” website but no-one reads it? I’d be interested to hear what you think.

  5. Auch mir erscheint dieses Prinzip als zu schön, um die Probleme zu lösen. Natürlich läßt sich niemand durch ein Verbot, durch ein Tabu davon überzeugen, dass ein massenmord, eine systematische Vernichtung von Menschen stattgefunden hat. Die Leugnung der Ermordung von Milllionen unschuldiger Menschen in Deutschland und durch Deutsche isgt aber nicht Ausdruck einer bestimmten Meinung sondern es dient der Provokation und Verächtlichmachung der Ermordeten und der Überlebenden dieses Massakers.
    Und ein zweites Problem: die Freiheit der Verbreitung von Wissen muss möglicherweise Grenzen haben beim Urheberrecht.

  6. The problem is not only “allowing” the discussion and dissemination of knowledge, but also making sure that it happens.
    One the biggest issues related is determening the definitions of such words as “genocide” and its use. These words carry very large negative conotations, and it is no secret that wording used in describing an event can easily sway the public’s opinon. Keeping this in mind, I think it was a mistake to mention only authoritation, totalitatian and non-western countries (as Turkey). True, the United States government may not persecute it’s journalists for claiming that what happened in East Timore from 1974-1999 was a systematic “genocide” of its citizens by Indonesian army, but that is because barely any do so, reason being that Indonesia is a close ally of the USA. Similar events happened when the Kurds were persecuted and killed by Iraqis and Turks. The amount of times the word “genocide” was used to describe the actions of Iraqi army was by a very significant margin larger than the amount to describe the Turkish military army actions, despite the fact that their (Turks) actions were by far way worse (in terms of number of casualties, displaced people etc.). And once again it was the relations of the US with these countries that determined the treatement of the events in the media.
    Therefore, I think that this priciple, despite me agrreing with it, is too idealistic for the world we live in.

İstediğin dilde bir yorum yaz

Bu ilkeye katılıyor musunuz?

Evet Hayır


Özgür İfade Platformu Oxford Üniversitesi, St. Antony's Koleji'ndeki Dahrendorf Programı'nın Özgürlük Çalışmaları için yürüttüğü bir araştırma projesidir. www.freespeechdebate.ox.ac.uk

Oxford Üniversitesi