Nefret söylemi yasasının zararları
Nefret söylemi yasası, savunmasız durumdaki azınlıkları korumaktan ziyade ifade özgürlüğü için cesaret kırıcı olur. İfade özgürlüğü avukatı Ivan Hare, Jeremy Waldron’la aynı fikirde değil.

BYSTRANY, SLOVAKIA - FEBRUARY 26: Roma Maria Kandracova prepares dinner for her family of eight in the Roma slum of Bystrany in eastern Slovakia. (Photo Sean Gallup/Getty Images)
Seçtiğim başlıktan da anlaşılacağı üzere, nefret söylemini yasaklayan yasaya karşıyım. Buna hem prensipte hem de pragmatik sebeplerden dolayı karşıyım. Bunlardan bahsetmeden önce, 4. Prensip hakkında birşeyler söylemek istiyorum.
4. prensipteki “açıkça” konuşuyoruz ifadesine istinaden, 4. Prensip insanların farklılıklarını mecazi olarak ya da kıyafetleri, davranışları ya da özel hayatlarıyla ifade etmeleri konusundaki şefklerini kırmayı amaçlamadığını varsayıyorum. Toplum içinde konuşmanın belli bir nezaket çerçevesinde gerçekleşmesi gerektiği anlamına geldiğini varsayıyorum. Aynı şekilde, 4. Prensipin neden illa insani farklılıklar hakkında olması gerektiğini anlamıyorum. Başkalarıyla bir kamusal tartışma ortamında tartışırken neden aynı nezaketi göstermeyelim ki? Bu noktaların açığa kavuşturulması dahilinde, 4. Prensipin toplum içinde kendimizi ifade ediş biçimlerimize faydalı bir rehber olduğunu kabul edebilirim.
Ancak Timothy Garton Ash’in yorumu and Jeremy Waldron’un cevabından açıkça anlaşıldığı üzere, burada bir rehberden daha da öte bir durumdan bahsediyoruz. Bazıları bu kaidenin yürürlüğe konmasını sadece bir yasal düzenlemeyle değil, aynı zamanda nefret söylemine karşı bir cezai yaptırımla düzenlenmesi gerektiğini savunuyor. Bu çok büyük bir hata olurdu. Çünkü Avrupa’nın büyük bir kısmında ve Kanada’da halihazırda yürürlükte olan nefret söylemi yasaları, ifade özgürlüğü prensibiyle temelde çelişiyor.
İfade özgürlüğü için en inandırıcı gerekçe, demokratik olarak kendi kendimizi yönetebilmemiz için esas olduğudur. Yani halkı ilgilendiren ve hepimizi etkileyen meselelerde tartışmaya katılabilme hakkımızın olması. Irkla ilgili tartışmalar (örneğin göçmenlik, yerleşim, asimilasyon ve benzeri konularda) modern demokrasilerde kamu tartışmalarının merkezini oluşturur. Nefret söylemi yasalarıysa ırk konusunda ağır ya da provakatif konuşmayı yasaklayarak, konuşmacıların ve onları dinleyenlerin kamu tartışmalarına tam anlamıyla katılma hakkını elinden alır.
Konuşmacı söyleyeceklerini ‘‘nezaket’’ içerisinde dile getirebilir ve böylece yasal sorumluluktan da kaçabilir demek bir cevap değil. Nefret söylemi yasalarının kapsamına sıklıkla giren konular (ırk, din, eşcinsellik) güçlü duyguları ortaya çıkardığı gibi, konuşmacıların da kendilerini kuvvetli bir biçimde ifade etmelerini (aynı kamu tartışmalarının diğer alanlarında olduğu gibi) gerektirir. Bir ırkın diğerine üstün olduğunu ya da eşcinselliğin ahlaka aykırı olduğunu iddia edecek kadar yönünü şaşırmış biri bunu nasıl olur da eleştirdiği gruba nefret uyandırmadan yapabilir?
Elbette kamu söylemlerine katılma hakkı mutlak değildir. Eğer bir konuşmacı kendi düşüncelerini şiddetle savunmak ile suç unsuru oluşturan bir eyleme teşvik etmek arasındaki bariz çizgiyi aşarsa, yasaların o kişiyi cezalandırması meşru olur. Aynı şekilde bu hak kamu söylemlerinde de geçerlidir, tehdit etmek için söylenmiş yüzyüze sözlü saldırılarda değil.
Burada bu yasaların yarattığı başka pragmatik zorluklardan daha fazla bahsetmeyeceğim. Esasında nefret söylemi yasalarına dayanılarak verilen cezalar, bu söylemlerin daha fazla yayılmasına sebep oluyor. Nefret yasalarının savunucularının bu söylemleri bastırmaya ya da örtbas etmeye çalışmasıyla birlikte, kendi haline bırakıldığında kimsenin dönüp bile bakmayacağı, acınacak halde nefret kusan kimseler ifade özgürlüğü şehitlerine dönüşüyor. Halbuki nefret kusan bu kişilerin görüşleri halkın tetkikine bırakılsa, bunların çoğunun saçma olduğu daha etkili bir şekilde ortaya çıkacak.
Bu yasaların olumlu yönleri neler?
Görünüşe bakılırsa, Profesör Waldron nefret söylemi yasalarının azınlıkları hakaretlere karşı, ve onurlarına ve toplu olarak itibarlarına gelecek zararlardan korumaya yaradığını savunuyor. Görünüşte oldukça etkileyici bir sav. Bunun gibi bir tartışmaya katılan pek çoğumuz, eşcinselliği kınayan görüşlere (örneğin Profesör Waldron’un cevabında kullanılan fotoğrafta gösterilen Westboro Baptist Kilisesi’nin desteklediği gibi) ya da mahallelerindeki tek siyah ailenin bahçesinde haç yakarak üstünlük taslayan beyazlara sempati beslemeyecektir. Ancak nefret söylemi yasaları böyle çalışmıyor: azınlıklara yöneltilen nefret tehditlerini yasaklamıyor, bunun yerine insanların bazı özelliklerine yöneltilmiş tüm tehditleri yasaklıyor, örneğin ırk. Durum böyle olunca (ki deneyimlere bakarsak, gerçekte bu durum daha da olası), çoğunluk hakkında ağır konuşan etnik ya da diğer azınlıklara mensup kişilere karşı kullanılma olasılığı da artıyor. Eğer Profesör Waldron’n amacı savunmasız azınlıkları iftiradan korumaksa, Avrupa’daki ve Kanada’daki nefret söylemi yasalarının şu haliyle oldukça ilkel ve etkisiz bir araç olduğu gerçek.
Her halükarda liberal yasa sistemleri, genelde toplulukların kendi itibarlarını koruma haklarını yasalarla ve iyi sebeplerle de olsa korumuyor. Şahsi itibarımın yanı sıra ait olduğum topluluğun itibarını koruma hakkımın olması ne anlama geliyor? Eleştirilen topluluğa mensup kişilerin yorumları da cezalandırılabilir mi? Kavramsal olarak topluluklara hakaret edilmesi, insanların gerektiğince açıktan ya da ima yoluyla başka inanç sistemlerini aşağı görmelerine dayanan dini meselelerle ilgili (Profesör Waldron’un da bahsettiği) nefret söylemlerine nasıl uygulanabilir? Ne olursa olsun, (en azından İngiliz hukuk sisteminde) topluluklara hakaretlerin telafisi medeni yasaları içerir, ama nefret söylemiyle ilgili suç oluşturan yasaklamaları değil.
İnsan onuruna dayanan savlarda olduğu gibi, buradaki ilginin insan hakları doktrinimizin temelini de oluşturduğu şüphe götürmez bir gerçek. Nefret söylemi bağlamında onurlu bir yaşam sürme hakkı, hakarete uğramama ya da incinmeme hakkına dönüşüyor. İşin çetrefilli kısmı, kamu söylemlerinden gücenmeme hakkı gibi temel bir insan hakkının olmayışı. Bunun olmaması da iyi birşey aslında. 1960’larda Amerika’daki sivil hareketlerde dile getirilen ırk eşitliği ve ırk ayrımcılığının son ermesi mesajını hakaret olarak algılayan ve kendilerini üstün gören beyazların onurunu koruyacak bir yasa yoktu. Aynı şekilde şimdilerde evrimciler çocuklarının maymunlardan geldiğini söylemesinden ötürü rahatsız olan dindar partizanları koruyacak bir yasa da yok. Profesör Waldron’un savı, temel bir hak pahasına (ne olduğu pek de belli olmayan) bir çıkara ayrıcalık tanınması anlamına geliyor: bu aslında insan haklarının koruma altına alarak başarılmak istenilenin tam da tersi. Ayrıca bu Profesör Waldron’un nefret söylemi yasalarıyla ile çevre yasaları arasında kurduğu anolojinin de ne kadar sorunlu olduğunu da açıklıyor: çevreyi kirletenler temel bir hakkı kullanmış olmuyorlar, ancak kamu söylemlerine katkıda bulunanlar için aynısı söylenemez.
Bu (ve daha başka bir sürü) sebepten dolayı 4. Prensibi olduğu gibi hoş karşılıyorum: yani sadece bir prensip olarak. Fakat yasalarla uygulanmaya çalışıldığı takdirde, temel haklarımıza zarar verecek ve kamu söylemlerinde açıklığı yok edecek tehlikeli bir gerginlik yaratacaktır.
Ivan Hare, Londra’daki Blackstone Chambers’a bağlı çalışan yüksek mahkeme avukatıdır ve insan hakları davalarında uzmanlaşmıştır. ‘‘Uçtaki Konuşmalar ve Demokrasi’’ (OUP, 2009) kitabının (James Weinstein’la birlikte) editörüdür ve ‘‘De Smith’in Yargı Denetimi’’ kitabının yazarlarından biridir. 1991 ile 2003 yılları arasında, Cambridge Üniversitesi’ndeki Trinity Koleji’nde akademisyenlik yapmıştır.
